Ana içeriğe atla

OLAYLAR AYVALIK’TA GEÇİYOR: Ç.’NİN EMEKLİLİK PROVASI (PART I)

[N.’nin son yazısından sonra böyle laylaylom bir şeyle gelmek biraz tuhaf geliyor; ama hayat da öyle bir şey değil mi zaten? Acılarla tatlılar karman çorman.]

Ayvalık'tan Sarımsaklı'ya manzara
Planlar + yolculuk
Olaylar A.’nın perşembe akşamı “Hafta sonuna çılgın bir Ayvalık planına ne dersin?” mesajıyla başladı. (Kendisini cuma gibi bir çarşamba gecesinden hatırlayabilirsiniz.) Elbette atladım bu planın üzerine, daha ayrıntıları öğrenmeden. Av. A.’nın müvekkilleriyle görüşmek üzere Ayvalık’a gitmesi gerekiyormuş, bana da kendisine eşlik etmemi önerdi; böylece o çalışırken ben de emeklilik provası yapma imkânı elde ettim.
Cumartesi 14.00 civarı yola çıktık, A.’nın öncesindeki işleri sebebiyle. Ayvalık – Sarımsaklı’ya varmamız gece yarısını buldu; çünkü güvenlik güçlerimiz durmadan çalışıyor, yılmadan çevirme yapıyor. Bu çevirmelerden ikisi bizi buldu, GBT’ydi, askerlik sorgusuydu derken epey vakit kaybettik, birkaç kez yanlış yola girmemizin de payı oldu. Uzunluğu haricinde yolculuk gayet neşeli ve ayrıca verimli geçti. Ülke ve bölgemizin çeşitli sorunlarına derman olacak projeler ürettik. Örneğin A.’nın boğazdaki yalılara çarpmak üzere olan gemileri füzeyle vurup batırma fikri karşısında, daha barışçıl bir çözüm ürettim: yalılara dev hava yastıkları yapsınlar. Yurdumuza dair birtakım son derece sübjektif gözlemlerde bulunduk; bizce Konya ve Bursa aynı.

Kahvaltı
"Kahvaltı tabağım kahvaltı tabağınızdır." Ç.
Pazar sabahı kahvaltı etmek üzere Çınar Otel’den çıkıp Ayvalık’a gittik. (Otelden 2. gün yazımın sonunda söz edeceğim.) Daha önce Eylül ayında denediğimiz Ares Kafe’yi tercih ettik kahvaltıda tost yemek yerine. Zira yolculuğumuz sırasında sandviç ve tosta doymuştuk. Geçen gelişimde kafenin servis hızından arkadaşlarıma yakınmamı işletmeci duymuş ve biraz azarlar tonda mutfağı büyüttüklerini ve hızlanacaklarını söylemişti. Gururumu ayaklar altına aldım ve bu anıma rağmen burayı tercih ettik. Buna da değdiğini söyleyebilirim; kahvaltıda yediklerimiz de kahveler de gayet lezzetliydi. A. mozarellalı domatesli gözleme yedi, ben serpme kahvaltı tercih ettim. (Kahvaltı fotoğraftakiler + sınırsız çay + ben istemediğim için gelmeyen sucuklu yumurta dahil 25 TL.) Zeytin sevmediğim halde bir kez daha denedim (çünkü sevmediğim yiyecekleri arada tekrar denerim çok olgun olduğumdan) ama yine sevmedim. İncir reçeli bence çok gereksiz bir şey. Tatlılarda highlight karadut reçeliydi, tuzluların hepsini sevdim. Pişilerimi A.’nın yediğini izhar ve ifade etmekle
memnunum.
Kahvaltı sırasında gazete okurken Mine Söğüt’ün Cumhuriyet Pazar’da çıkan "Neden çekip gitmiyoruz kıyılara?" başlıklı yazısının biraz tokat gibi çarptığını söylemem gerek. (Gazete kesiğimi Ayvalık'ta unuttum, internette de yok.) Çünkü daha o sabah yolda gelirken deniz kıyısına (bilhassa A.’nın Ayvalık’a yerleşme) planlarından söz ediyorduk.

Cunda
mevzubahis fincan
Kahvaltıdan sonra A. beni Cunda’ya bırakıp çalışmak üzere Sarımsaklı’ya döndü. (Çok centilmendir + motor seferleri başlamamış henüz) Biraz dolaşıp ıvır zıvır tezgahlarına baktım. Meğer Cunda minnacıkmış, yazları kalabalıktan adım atamazken bunu fark edememişim. Adet yerini bulsun diye Taş Kahve’de soda içip gazete okudum. Çünkü emeklilik bunu gerektirir. Yalnız çok kalabalık ve gürültülüydü, emeklilikte gazetemi kendi evimin balkonunda okumayı tercih edebilirim. Çıkarken kendi logolarının basılı olduğu fincanlardan Taş Kahve’den.
Daha sonra vücut geliştirmeci lokma imparatorundan sakızlı ve karadutlu dondurma (5 TL) aldım. (Adamın fotoğrafı var tezgâhta.) Zaten çok dondurmacı da değilimdir; hoşuma gitmedi fazla, attım ben de.
Orman'daki şirinliklerden bir parça
Dondurmadan umduğumu bulamayınca soğuk kahve içmek istedim. Eylül’de geldiğimizde beğendiğimiz Sade adlı kafe kapalıydı, ben de bunun üzerine sevimli görünen Orman’a gittim. (Sade’nin adını anımsamak için google’da arama yaparken Buse Terim’in de bu iki mekanı tanıttığı
nı gördüm. :/)  Mekan çok tatlı, dekorda bir sürü zevkli ayrıntı var. Dayanamayıp tuvaletteki resimleri bile çektim işin suyunu çıkarmak pahasına. Burada buzlu americano içtim, gayet lezzetliydi. Ayrıca blog taslağını da burada otururken yazdım.

Emekliliğin gereği olarak yürüyüş
Orman’dan kalkınca otobüsle Ayvalık’a döndüm; burada gaza gelip Sarımsaklı’ya kadar müzik dinleyerek (Florance + the Machine, tavsiye edilir.) yürümeye karar verdim; çünkü emeklilik uzun yürüyüşler yapmayı gerektirir (otele kadarki mesafe 8 km). Deniz kenarında ve bazı yerlerde çamların altında huzurlu bir yürüyüş oldu. Ortalık çayır çimen kokuyordu mis gibi. Ayvalık’ın tamamında dikkatimi çeken tatlış sokak köpeklerine rastladım yolda sık sık, bir tanesi aheste aheste yürürken ezilecek diye yüreğim ağzıma geldi. Bun köpüşlerin bir kısmı tatilcilerin attığı aşikar olan cins köpekler, bunların terk edilmiş olması içimi burkuyor. Hayvan konusuna değinmişken, buranın kedilerinin de
çoğu kıyı kenti kedilerinin aksine çok güzel olduğunu belirtmem gerek. Son derece de rahat hem kediler hem köpekler.
Otele dönünce bir çılgınlık yapıp denize girip çıkmayı hayal ettim yürüyüş sırasında ama geldiğimde kıyı püfür püfür estiğinden vazgeçtim; duşumu alıp dinlenmeye çekildim. (Zaten kesin donardım denize girsem, Akdeniz’e daha alışkın olduğumdan bana yazın bile biraz serin gelir burası.)

Akşam yemeği + anılaaar + “What about second dinner?”
Akşam yemeğini Sarımsaklı’daki Erdoğan’ın Yeri Elif Lokantası’nda yedim. Zeytinyağlı enginar, patlıcan biber kızartması ile daha önce tatmadığım sarıkız (şevketibostan) ve cibes/z aldım. Sarıkızı pek sevmedim, hem insanın dilini dalıyor tüylü yapısından dolayı hem de sanırım iyi yıkanmamıştı. Diğer şeyler gayet güzeldi, cibes/zin fangörlü oldum.

en tepedeki yeşil sarıkız diğer yeşil cibes/z
Yemekten sonra Sarımsaklı’da dolaşırken lise yıllarında ve üniversite yıllarının başında burada geçirdiğim tatilleri düşündüm, mekanlar bir sürü anıyı canlandırdı. Burada, Ni.’yi çok sevdiğimi, özlediğimi ve kendisine tüm tatiller ve “Ayvalık deneyimi” için müteşekkir olduğumu belirteyim.
Akşam, Ni.’nin teyzesi ve annesiyle epey sohbet ettik. 15 yaşımdan beri tanıdığım çok tatlı insanlar, yanlarında kendi teyzemlerle olduğum kadar rahatım. A.’nın çalışması gerektiğinden Cunda planımız suya düştü; ama bana pek koymadı zaten ne rakı severim ne de deniz ürünü yerim. Sadece A. için üzüldüm biraz benim tatil yapmama vesile olup kendisi hep çalıştığı için. Akşam daha sonra (öğle yemeği yemediğimize dikkatinizi çekerim) ikimiz de acıktığımızdan Ayvalık’a tost yemeye gittik, tostçular çarşısına. Herkes aynı ayranda “Buyrun!” nidalarıyla sizi çağırıyor. Bir yere oturduk, kafamı kaldırdım ki Hülya Avşar’ın gözleri Sauron’un gözü gibi üzerimizde. Avşar Tost'muş orası. Tostlar güzeldi, zaten Ayvalık’ta kötü tost yemişliğim yok. Sonra A. çalışmak için kafeine ihtiyaç duyduğundan Olifant Kafe’den kahve alıp otele döndük. Olifant’ın logosu çok şirin, kahvenin tadı iyi ama aşırı kaynar tüm zincir kahvecilerdeki gibi, sonra: Caution, the content is very hot!
Ankara dışında kendi kendime gezip dolaşmak uzun süredir yapmadığım bir şeydi. A. ile gezsek eminim çok daha eğlenceli geçerdi ama tek başına dolaşmanın keyfinin de bir başka olduğunu hatırladım.

TL;DR'ciler için kısacık tanıtımlar
Ares Kafe (Ayvalık): Kahvaltı da kahve de harika + yazın içerisi serin.
Taş Kahve (Cunda): Ambiyansı için gidilir ama çok kalabalık her daim.
İmparator Lokmacı (Cunda): Dondurmasını sevmedim, lokmasını bilemem.
Orman (Cunda): Mekan çok şirin, kahve lezzetli.
Elif Lokantası (Sarımsaklı): Yemekler lezzetli ama hijyende tereddütlerim var.
Avşar tost (Ayvalık): Tanıdığınız bildiğiniz Ayvalık tostu
Olfiant Kahve (Ayvalık): Filli logonun şirinliğine dalıp ağzınızı haşlamayın.

*Daha fazla fotoğraf için instagram'a bekleriz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Variante Breakfast & Coffee'de kahvaltı + Mazi Antika Cafe'de kahve

Variante 'yi bir gece kapalı olduğu bir saatte gördüm, logosu falan hoşuma gitti. Derken haftasonu gitmeye çalışma gafletinde bulunduk, rezervasyon gerekmekteymiş.* Hafta içi olunca boştu, sonra iki masa doldu ve tosun bir kedi geldi. Mekan tabelasından başlayarak oldukça hoş. Servis kasecikleri neşeli çiçekli şeyler. Hatta porselen kaşıklar geliyor, onlar bile desenli. Yani ortamı beğendik. Tek sıkıntı, dükkanın caddenin sabah güneşi alan tarafında olması. Epey bunaldık otururken, esmiyordu zira. Yemelere gelince, biz iki kişilik kahvaltı istedik, 55 TL. Gayet doyurucu, fiyat - lezzet - porsiyon dengeli. Kahvaltı şunlardan mürekkep: 5-6 çeşit peynir (hepsi lezzetli ancak olağanüstü değil) , yeşil-siyah zeytin, salata (evet söğüş değil adeta bir salata), salam (biz geri gönderdik), pişi, sigara böreği, domates ezmesi gibi bir şey, istediğiniz şekilde yumurta (biz omlet gibi istedik, gayet iyi pişmiş olması ziyadesiyle memnun etti), fındık kreması, tereyağ, vişne? reçeli (kava...

URUMÇİ UYGUR RESTAURANT

 Urumçi Uygur Restoranı denedik. Dostlar, midenizde salça ve sarımsağa yer açın ! Uzak doğu mutfağındaki eksik salçayı bulmuş koymuşlar ! Yediklerimiz: 1- Acılı patates (resmi yok) 2- Patlıcan ve fasulye kavurması 3- Nefis sebzeli et 4- Buharda pişmiş ekmek Sofraya oturur oturmaz da bir termos çay getiriyorlar. Bildiğiniz düz çay. Hani yeşil çay filan olsa daha iyi olurdu... Öncelikle, genel olarak memnun kaldığımızı belirtmeliyiz. Porsiyonlar büyük ve doyurucu. 4 kişi bunlarla fazlasıyla doyduk. Lezzete gelince, sebzeler güzel ve tatları aynıydı (salça ve sarımsak onları birleştirmişti), Asya usulü diriydi, hoşumuza gitti. Ekmek, hayatınızda görebileceğiniz en beyaz ekmek olabilir. Ayrıca tuzsuz idi. Yemeğin tadını dengeledi. Etli sebze yemeğinin içinde değişik bir mantar vardı, çiğne çiğne bitmez. Toplamda 76 TL ödedik. Bir daha gider miyiz? Evet ! Not: Çıkışta bi' büfeden naneli sakızınızı şekerinizi alın deriz. Ç.&N.

Bir zamanlar okuduklarımdan neleri not almışım?

(Şu an neler okuduğumu yazmaya üşeniyorum.) On yıl kadar önce okuduğum edebiyat kitaplarından hoşuma giden alıntıları bir defterde toplamaya başladım. Bunları bazısı ara ara aklıma düşer, bazısını deftere göz gezdirdikçe hatırlarım. Defterimi karıştırıp bazı alıntıları seçip yazmaya karar verdim. Çünkü bu aralar bir kitap yazısı yazmam gerekiyor. Karman çorman bir sürü şeyi bir arada okuduğumdan biraz zor geliyor şu an zihnimi toplayıp onu yazmak. Onun yerine halihazırda derli toplu olan bir şeylerden yazmayı tercih ettim. "Baharın nasıl bir şiddet içerdiğini fark ediyor musun sen de Çetin?" Baharın nasıl bir şiddet içerdiğini fark ediyor musun sen de Çetin? Bahar beni kendisine karşılık vermeye zorluyor. Her çiçeğine karşı bir çiçek, ılık esintilerine karşılık ciğerlerimden ılık bir nefes istiyor... Parlaklığına, hafifliğine, coşkusuna karşılık vermem gerekiyor. Bahar sunduğu her şeyi yaşamaya zorlayarak bana şiddet uyguluyor. Barış Bıçakçı, Bizim Büyük Çaresizliğimi...